Barselona'dan Notlar No:3

Hatıralar silinmeye başlamadan, gezinin üçüncü gününe gelelim:

Bi önceki akşamın sıcak ve memnun duygularından sıyrılmadan, yeni bi heyecan sardı bizi. O sabah S. Bilbao'dan Barselona'ya gelecekti! Özlemiş idik. O da özlemiş idi. Sabah erkenden kalkıp, kahvaltıyı sonraya bırakıp karşılamaya gittik. Sokak ortasında, her zamanki performansının yarısına yakın sarılmalarla idare ettikten sonra, bir Türk çifte yol tarif edip (artık kurdu olmuşuz tabi oraların. özellikle de ben (!)), otelde güzel bi kahvaltı yapıp tekrar yola düştük


.
Hedefimiz, kapısındaki kuyruk kilometrelerce değilse, Sagrada Familia'yı gezmekti. Şansımıza, yarım saat beklemek yetti. 11 Euro giriş için, 3 Euro da sesli rehber için ödedik ve girdik. (Aslında 3 Euro'yu sesli rehber yerine kulelere giriş için ödemeyi tercih edecektik ama kulelere topluca çıkılıyordu, ve en yakın çıkış 90 dakika sonraydı. Beklemek istemedik.) Ve koca bazilikadan içeri adımımızı attık. Kendi adıma, içeriye alışmam kolay olmadı. Dört yanımda vitraylı devasa pencereler, nereye baksam sütunlar, çılgınca detaylı tavan, ve koskocaman bir yapının içi.


Sütunlar, Gaudi'nin doğaya hayranlığının ve doğayı örnek alışının en net göstergesi sanırım bazilikada: Yeterince yükseldikten sonra ağaç gibi dallara ayrılıyorlar, ve o dallar da daha küçük dallara ayrılarak tavanı taşıyorlar. Görsel estetiğin yanında, tavanı taşıma açısından da daha verimli olmalarını sağlıyormuş bu özellik. Ve Gaudi'nin ışık konusundaki hassaslığı: Ne çok ışık almalı bina, ne de az; diyormuş. Tam kararında ayarlanmalı. Barselona'dan aldığım Gaudi hakkındaki kitapta diyor ki; pencereleri ve tonozları öyle ayarlamış ki, bazilikanın ışıklandırılması, bir ormanın ağaç yaprakları arasından güneş ışığını almasını andırıyormuş.


Ama o dış cephe! İsa'ya adanmış en yüksek kulesi 170 metre. Ön kapının üstünde, garip bi şekilde "çarpıtılmış" biçimlerde İsa'nın çarmıha geriliş sahnesi. Arka kapıların üstünde imkânı yok bi kerede incelenemeyecek heykeller. Her biri İncil'den, Hz. İsa'nın yaşamından ayrı bir hikâye anlatıyor. Bu imkânsız sahnelerde o kadar çok hayvan figürü var ki, her bakışta yeni bir tanesini bulabiliyorsunuz. Kapının iki yanındaki sütunların dibindeki iki kaplumbağanın birbirinden farklı olduğunu da gülümseyerek dinledim: Denize yakın taraftaki bir caretta caretta, diğeri bildiğimiz kaplumbağa.

Bazilikanın avlusundan, Gaudi ve Sagrada Familia ile ilgili müzeye geçiş yapılabiliyor. Aynı zamanda, avluda yine Gaudi'nin yaptığı bir derslik mevcut.

Sagrada Familia'nın içinde, Barselona'ya giderken binmiş olduğumuz uçaktan bi çift ve bi tek olmak üzere üç kişiyle karşılaştık. M.'den, ertesi gün yağmur yağacağını öğrenir öğrenmez, aynı gün Park Güell'e gitmeye karar verdik.

Park Güell, İngiliz "bahçeli şehir"lerine (garden city) özenilerek yapılmış. O yüzden adı Parque Güell değil, Park Güell. İki masalsı köşk barındırıyor, ki meydanda durup, binaları arkaya alıp fotoğraf çektirmeyeni dövüyorlar (biz de dayak yemek istemedik.). Aslında koskoca bir alana kurulu Park Güell. Ağaçlıklı, döne döne inen güzel bir yokuşu var. Tepeye çıktığınızda şehrin manzarasıyla başbaşa kalıyorsunuz. Ama turistlerin yoğunlukla vakit geçirdiği yer, meydan. Çünkü Gaudi'nin renkli mozaikleriyle süslü banklarla çevrili meydan pek sevimli.

 Meydanı taşıyan kolonların bazılarının tepesi boş imiş zamanında, oradan yağmur suları girip, kolonlardan geçip yeraltındaki depda toplanıyormuş. Ve Park'ın simgesi haline gelen ejderin ağzından dışarı veriliyormuş. Girişi ücretsiz bu güzel parkın. Ama o girişe ulaşmak için biraz yokuş çıkmak gerekiyor. Yokuşun bazı kısımlarında, yürüyen merdivenler rahatlatıyor. Bu engelleri aşıp parka girdiğimizde, müzisyen bir abimizle karşılaştık. Pek hoşumuza gitti, özellikle de Zeze'nin. Parkın huzuruna huzur katıyordu gitarı ve sesiyle.


O akşam için yemek planımız belliydi: Plaça Reial'de gözümüze kestirdiğimiz Les Quinze Nits'e gidilecekti. Hem şık, hem de nispeten uygun fiyatlı bi restoran. Her akşam önünden geçtiğimiz restoranda, bu kez dışarda oturmak için sıra vardı. Dışarda ve içerde oturmak arasında fiyat farkı olmadığını öğrenince sıra beklemeye başladık. Açılan masaları beğenmeyip daha da çok bekledik, ve sonunda en güzel masaya kurulduk. Zeze meşhur soğuk çorba Gazpacho'yu denedi. Ben de ördek yedim ilk defa. Yeni tatları sevdik. Çok keyifli bi yemek yedik.

Oradan, S.'nin önerisiyle, deniz kenarında bir mekân olan Shôko'ya gitmeye karar verdik. Erasmus partisi varmış! Yol çileli geçti. Yürürüz yürürüz dedik, yürüdük de. Ama siz siz olun, La Rambla civarından Barceloneta'daki mekânlara yürümeyin. Taksi tutun. En fazla 10 Euro ödeyin, paşa paşa gidin. Neyse ki çektiğimiz çileye değdi. Çok dans ettik, eğlendik de. (Zeze'nin "uykum geldi" ve benim "ayaklarım acıyo" isyanlarımızdan sonra, Shôko'ya girer girmez canlanmamız S.'nin gözünden kaçmadı.). Başta bomboş olan mekân, giderek doldu ve adım atılamaz oldu. Oradan çıkınca akıllılık edip taksiye bindik, 9 Euro'ya Girona'daki otelimize vardık. İki kişilik yatağımızda üç kişi yatıp birbirimizin farkında bile olmadan uyumayı başardık. İlk ben uyuduğum için, detayları pek bilemiyorum. :)

Velhasılı, üçüncü gün, ikinciyi aratmayacak kadar güzeldi. Dördüncü günde görüşelim!

katharsis

Phasellus facilisis convallis metus, ut imperdiet augue auctor nec. Duis at velit id augue lobortis porta. Sed varius, enim accumsan aliquam tincidunt, tortor urna vulputate quam, eget finibus urna est in augue.

4 yorum:

Hayallerim, Delorean ve Sen dedi ki...

Barcelona'yı özlettin bana Katharsis!

katharsis dedi ki...

Aa-ha! Ne mutlu bana! Allah kavuştursun, ne diyeyim. :)

Elfida dedi ki...

geçtiğimiz mayısta oradaydım burnumda tüttü oralarşimdi yine:( sağol güzel paylaşım için

katharsis dedi ki...

Ne demek, her zaman :)