Persona

Okulun ilk gününde, iki ders arasındaki iki saatlik arada, kütüphaneye uğrayayım dedim. Aklımda hain planlar vardı aslında. Filmlerin olduğu rafların arasında dolaşırken, dikkatimi bi film çekti ismiyle: Persona.  DVD'nin kapağında iki kadın vardı, birbirlerinden çok farklı görünmüyorlardı. Gözleri kapalı, birbirlerine yaslamışlardı başlarını. En üstte de filmin ve yönetmeninin adı yazıyordu:



Sonra DVD'nin arka kapağındaki yazıyı okudum. Yaklaşık şöyle bir şeydi:
Aktris Elisabet Vogler, konuşmayı ve iletişim kurmayı tamamen kesmiştir ve doktoru tarafından, bir hemşireyle birlikte deniz kenarında bir eve yerleştirilir. Alma adlı hemşire onun sessizliğini kapatmak için konuşurken, aslında hangisinin hasta hangisinin hemşire olduğundan çok; ikisinin gerçekten iki ayrı kadın olup olmadığını sorgularız.
Derslerim bitip de odama çekildiğimde, akşam yemeğine kadar filmi izlemeye karar verdim.

Spoiler içermez, temizdir.

Film, biri hiç konuşmayan diğeri sürekli konuşan iki kadınla ilerliyor. Konuşan kadın (Alma), konuşmayana hayatında hiç kimseye anlatmadığı ve pişmanlık duyduğu deneyimlerini anlatıyor biraz içkiden sonra. Diğeriyse, onu şefkatle dinliyor. İki kadın arasında garip, sıcak bi bağ kuruluyor. "Benim hiç kız kardeşim yok" diyor Alma. "7 abim var, etrafımda hep erkek çocukları oldu." Alma, Elisabet'in yazmış olduğu bir mektubu okuyana kadar, her şey iyi gidiyor. Ama sonrasında, film kopuyor. O andan sonra, kim Alma kim Elisabet, ne biz biliyoruz ne onlar.

Kafam karmakarışık bi halde, filmi bitirdim. Aklıma yakınlarda epey izlenen, Black Swan gelmişti. İyi ve kötü tarafının savaşına yenik düşen bir kadın. Persona'da ise, yine iki farklı yanının kurbanı olan biri. Ama bu kez, olması gereken kişi ile aslında olduğu kişi çatışıyor, Elisabet'in. Ya da belki Alma'nın. Toplumda üstlenmesi gerektiğine inanılan rollerle, sahip olması gerektiğine inanılan sıfatlarla, yani Persona'sıyla kavgalı Elisabet. Ağzını her açtığında yalan söylemektense, susmayı tercih ediyor. Ama diğer benliği, Alma gibi (ya da zaten Alma yoluyla) sürekli konuşuyor. (Bu cümleyi yazarken, "Alma"nın bir anlamı var mı acaba, diye düşünüyordum. Ve imdb'den cevap geldi: Alma, İspanyolca'da "ruh" demekmiş. Bingo!)



Film ilerledikçe, bu bunalımlı hâlin (ki doktor, Elisabet'in fiziksel ve ruhsal hiçbir rahatsızlığı olmadığını söylüyor. Tek sorun, konuşmayı reddetmesi.) sebebini anlıyoruz. Ama yine de filmdeki gerçekdışı izlenim, sürüyor.

Yine de benim henüz anlam kazandıramadığım birçok şey var. Baştaki görüntüler meselâ. Film şeritleri, aktris Elisabet'in yalanlarla dolu hayatı için belki. Ama diğerleri? Çarşafı çekiştirdikçe üstü açılan çocuğa ne demek lazım bilemedim. Yoksa bunlar zaten, zihnin ve dış dünyanın oyunlarına bir gönderme mi? Ya da, filmin kendi karmaşasına bir giriş? Sonunda Alma'nın Elisabet'e söylettiği kelime meselâ. Neden o kelime? Belli ki bir kere izlemelik filmlerden değil Persona. Bu 1966 yapımı, siyah-beyaz Bergman filmiyle (en az) bir kez daha karşılaşacak gibiyiz yakın gelecekte. Bergman'ın diğer filmleriyle de tanışacağız elbet.




katharsis

Phasellus facilisis convallis metus, ut imperdiet augue auctor nec. Duis at velit id augue lobortis porta. Sed varius, enim accumsan aliquam tincidunt, tortor urna vulputate quam, eget finibus urna est in augue.

2 yorum:

Şükriye Karahan dedi ki...

Aydınlandım,ve keyif aldım.Bugünlerde her nedense Bergman çok gözüme çarpar oldu.Geçen kütüphanede de radyo oyunlarına denk geldim ben de.Senin dediğin Persona filmi de oldukçe merak uyandırdı bende :)

katharsis dedi ki...

Beğenmene sevindim :) İzlemenin tam sırası gelmiş bence, yani bi şey böyle üst üste dikkatimi çektiğinde ben öyle düşünürüm hep.